Geçen gün öğrencilerimle Veri Tabanı Yönetimi dersinde, son günlerde tartışılan “Z Kuşağında IQ Düşüşü” iddiası üzerine derin bir sohbet gerçekleştirdik. Onlara kurduğum analoji aslında hepimizi ilgilendiriyor:
Derse bu başlıkla başladım ama amacım bir kuşağı yargılamak değildi. Amacım, bir iddiaya veri refleksiyle bakmaktı.
Öğrencilere sordum:
- Böyle bir çalışma hangi verilerle yapılır?
- IQ testi mi? Akademik başarı mı? Dikkat süresi mi?
- Başka ne tür verileri bu sonucun çıkmasında etkili olmuştur?
- Korelasyon ile nedenselliği nasıl ayırırız?
Sonra kendi alanımızdan bir analoji kurdum. Beyninizdeki Buffer Manager’ı sürekli “çöp veriyle” (15 saniyelik videolar, sonsuz kaydırma) doldurursanız (Cache Pollution), sistem “deep work” yapacak veriyi bellekte tutamaz. Veri tabanında buffer verimsiz kullanılırsa performans düşer.
Zihinde de sürekli bildirim, kısa video, tekrar eden içerik varsa odak kapasitesi azalabilir. Sophie Leroy’un “Attention Residue” (Dikkat Kalıntısı) araştırmasına göre, bir görevden diğerine geçtiğimizde zihnimiz bir süre eski görevde takılı kalıyor. Günde yüzlerce kez video değiştiren bir gencin zihninin “temiz bir tampon belleğe” sahip olması imkansız hale geliyor.
Dolayısıyla mevcut dijital tüketimimiz, kuralsız ve kopuk bir “Dosya Sistemi” gibi çalışıyor. Oysa karmaşık problemleri çözmek için zihnimizin “İlişkisel Model” gibi çalışması; verileri kurallı ve birbirine bağlı tutması gerekir.
Oysa karmaşık problemleri çözebilmek için zihnin, veri tabanındaki JOIN operasyonlarına benzer şekilde yeni sinaptik köprüler kurması ve bu verileri anlamlı örüntüler halinde sentezlemesi gerekir. Ayrıca beyin sıkılmadığında üretemez. Derin düşünme, bir miktar sessizlik ve hatta can sıkıntısı ister.
Ama bugün çoğu genç (ve dürüst olalım, çoğumuz) sürekli uyarana maruz. Bir işi derinlemesine yapmak yerine aynı anda birçok işi yüzeysel yapıyoruz. Çoklu görev yaptığımızı sandığımız şey, aslında bir işi tamamlayamadan hızla başka bir işe geçmekten ibaret.
Veri tabanı diliyle söylersek: Sürekli sorgu değiştiriyoruz ama hiçbirini optimize etmiyoruz.
Bu noktada öğrenciler çok olgun bir yerden katkı sundular:
Bunun sadece “telefon bağımlılığı” olmadığını,
- Ekonomik belirsizliklerin,
- Sürekli stres ortamının,
- Beslenme kalitesindeki değişimin,
- Çok küçük yaşta dijital dünyaya bırakılmanın,
- Pandemi döneminde sosyal öğrenmeden uzak kalmanın
birlikte düşünülmesi gerektiğini söylediler.
Ve şu soru ortaya çıktı:
“Biz bu sistemin içine isteyerek mi girdik?”
Z kuşağı, bu dünyayı seçmemiş; içine doğmuştur. Bu durum, felsefi literatürde “Teknolojik Determinizm” olarak adlandırılır: teknolojinin toplumu ve insan bilincini kendi ihtiyaçlarına göre şekillendirmesi.
Ders sonrası kendime şunu sordum:
Bir veri tabanının performansı düştüğünde sadece kullanıcıyı mı suçlarız? Yoksa sistem mimarisini de inceler miyiz?
Belki mesele “zeka düşüyor mu?” değil. Belki mesele, derin düşünmeye izin veren sistemler tasarlayıp tasarlamadığımız. Çünkü zihin de bir sistemdir. Ve her sistem, maruz kaldığı yük ve tasarım biçimi kadar performans üretir.
Nörobilimci Jared Cooney Horvath’ın iddiasını ve açıklamalarını okumak isterseniz linke tıklayabilirsiniz.
Attention Residue hakkında detaylı bir okuma için linki de bırakıyorum.


